30 Eylül 2009 Çarşamba

Uçurumun Kenarında

Önce Rangers - Sevilla maçının özetini izleyelim.

NTV Spor'da dün akşam Sevilla'nın Rangers'ı Avrupa'daki en zor deplasmanlardan biri olan Ibrox'da darmadağın ettiği sıralarda, Güntekin Onay ve Mert Aydın bu sezon Real ve Barca'yı La Liga'da kimsenin zorlayamayacağı konusunda görüş birliğine varmışlardı. Açıkçası bu fikre benim de katılmamam mümkün değil. Burada dikkat çekici olan sadece bir örnektir Sevilla'nın şampiyonluğu zorlayamayacak olmasının sebepleri. Açıkçası Avrupa'nın birçok liginde iki, üç ya da dört takımın geri kalanlarla arayı açması trendi birkaç yıldır artan hızla büyüyor. Tabiki bunun en iyi örneği Premier Lig. Manchester United, Liverpool, Arsenal ve Chelsea dörtlüsünün arasına girmek daha sezon başından imkansız bir hedef olarak görülüyor. İmkansızı deneyenler olmadı mı?

Birkaç yıldır Aston Villa ve Everton şampiyonlar Ligi yerlerini zorlayabilecek yegane takımlar olarak gösteriliyor. Ancak Mart bilemediniz Nisan'da gelen ani düşüşler hedefe ulaşmayı engelliyor. Öncesinde buna en çok yaklaşan takım Tottenham Hotspurs, ligin son dakikasında yediği golle Şampiyonlar Ligi biletini ARsenal'e kaptırmıştı.

La Liga için de aynı şey geçerli. Real Barca ekürisi dışında şampiyonluğa ulaşan son üç takım Atletico Madrid (1996) Deportivo (2000) ve Valencia (2002, 2004) bu sezon benzer bir başarının çok uzağında kalacaklar.

İtalya'da ise daha farklı bir hegamonya söz konusu. Yıllarca süren şampiyonluk hasretinin acısını çıkarırcasına Inter birkaç yıldır sezona tek şampiyonluk adayı olarak başlıyor. Oysa çatlak profesör Spaletti'nin Roma'sı ikinci bitirdiği sezonlarda hep mavi - siyahlılardan daha göz alıcı bir futbol oynamıştı.

Bu sezon Süper Lig için de benzer bir durum geçerli. "Galatasaray ve Fenerbahçe'yi kimse yakalayamaz." Oysa ne güzel son bir kaç sezonda güç dengelerinin birbirine yaklaştığı bir ligimiz vardı. Şampiyonluk barajı 70 puan civarlarına düşmüştü. Büyüklerin puan kaybetmesi normal sayılıyordu. Ancak tiraj kaygısıyla "ligimizin kalitesi düşüyor, büyükler çok kötü" fırtınaları estiren medyanın da gazıyla artık iki kutuplu bir Süper Lig var.

Yıllarca her takımın şampiyonluk için eşit şansa sahip olduğu bir lig olan Lig 1'de de Lyon saltanatıyla birlikte, tek kutuplu hale gelen güç dengeleri artık Lyon, Sordeaux, Marseille ve P.S.G arasında paylaşılacak gibi.

Saydığımız tüm bu liglerde daha adil bir paylaşım yapısı olan ve ligin kontrolünü sponsorların eline bırakmayan, hala en büyük yıldızları Alman futbolcular olan Bundesliga ise bu değerlendirmenin dışında kalıyor ilginçtir ki.Bundesliga ise ilginçtir

Bundan rahatsız olanlar kadar hoşnut olanların da olduğunu tahmin ediyorum. Sebepler tartışılır. Bence 6+5 kuralı ve finansal fair play gibi, FIFA ve UEFA'nın koyacağı sınırlamalarla çözülebilecek bir sorun bu. Çünkü açılan uçurumun saha içindeki kalite farkından kaynaklandığını düşünmüyorum. Uçurumun kenarındaki başaltı takımları, Sevilla, Aston Villa, Fiorentina ya da Eskişehirspor iyi günlerinde uçurumun diğer tarafına sahayı dar edebilecek takımlar. Ancak kadro derinliği ve hani "iki onbir çıksa şampiyonluğa oynar" denilen kadrolar yaratmak ise maddi gücün bir sonucu. O zaman, güç dengelerini korumak da ekonomik anlamda bir takım sınırlamalar getirmekle mümkün. Yoksa Sevilla şöyle top oynasa allaha emanet Real Madrid savunmasını geçemez mi allahaşkına?

25 Eylül 2009 Cuma

Amsterdam'dan Mektup


Bu blogun "en azından üçte birinin" Sampdoria'yla olan platonik bağından haberdar olmanızda yarar var. Bunun sebeplerini ilerde uzun uzun anlatırız. Gerçi aşka da tarif gerekmez ya. İşte o Sampdoria Serie A'da dörtte dört yaparak girdiği sezonda ilk mağlubiyetini Artemio Franchi'de aldı. Zaten kimsenin 1991'dekine benzer bir Scudetto mucizesi beklediği yok. Ancak geçen yıl düşman kardeş Genoa'nın son anda kaçırdığı Şampiyonlar Ligi yeri çok da imkansız değil. İsterseniz postumuza bir şarkıyla son verelim. Doria ultraları Ultras Tito Cuccharoni'den geliyor... Lettera da Amsterdam.

Takım Oyunu mu?


theoffside'da tamamen boşluk doldurmaya yönelikmiş gibi duran bir tartışma masaya yatırılmış. İngilizce'de takım isimlerinin sonuna tekil şahıs eki "is" mi yoksa çoğul şahıs eki "are" mı getirilmeli diye soruyorlar. İlk gördüğümde bende pek bir merak uyandırmadı bu tartışma. Bazen yabancı kanallardaki spikerlerin "United are two nil up" diye haykırdıklarını duymuşsunuzdur. Ancak A.B.D.'de işler değişiyor. Orada misal "Los Angeles Lakers 'diye başlayan bir cümle genelde' is a basketball franchise" diye devam eder. İlk bakışta A.B.D. ve İngiltere'de kullanılan İngilizce'deki ufak bir nüans farkı diyebiliriz. Oysa işin derinine indiğinizde her iki ülkede spor kulüplerine bakış arasındaki farkı net olarak grmeniz mümkün. İngiltere'de ve dolayısıyla Avrupa'da kulüpler oyuncuların biraraya gelmesiyle ortaya çıkan, temelde amatör oluşumlara dayanan organizasyonlar. Bu yüzden kolektif bir anlam ifade ediyorlar. Oysa A.B.D.'de herhangi bir sporda işe sponsor olacak bir yatırımcısı yoksa herhangi bir takımın yarışmacı bir ligde mücadele etmesi mümkün değil. Dolayısıyla A.B.D.'de kulüp yapısı sahiplikle örtüşüyor. Yani kolektif bir yapıdan ve yatırımdan bağımsız şekilde büyüyüp zaman içinde üstüne para yatırılacak bir tarihten söz etmek mümkün değil. İşin dile yansıması da böyle bir fark oluyor.

23 Eylül 2009 Çarşamba

Nereden Nereye

Bir Premier Lig ve Lig 2 takımı arasında oynanan sıradan Lig Kupası eşleşmesi değildi Leeds United - Liverpool maçı. Yıllardır tepetaklak giden talihini değiştirmek isteyen Leeds için yeniden "oralara" döneceğini göstermesi için bir şanstı. Olmadı, Liverpool tek golle kazandı. Leeds United bu sezon iyi gidiyor. İki yıldır play-off finalinde kaybettikleri yükselme şansını bu kez direk elde etmek istiyorlar. Dünkü oyunlarına bakarak çok da zorlanmayacaklarını söyleyebiliriz. Ancak dün de Liverpool'u eleseler daha şimdiden unutulmaz bir sezon olurdu.



2009-10 Lig Kupası 3. Tur: Leeds United - Liverpool



1965-66 FA Cup Finali: Leeds United - Liverpool

21 Eylül 2009 Pazartesi

İnadına Topuz!

BURSASPOR - FENERBAHCE MACIHaftaiçi en çok dikkatimi çeken konu ne Galatasaray'ın muhteşem galibiyeti, ne Fenerbahçe'nin yenilgisiydi. Rooney'e tükürülmesi, Ferguson'un tribün endişesi de anlamsız kaldı, perşembe gecesi Kadıköy'de yaşananların yanında.


Fenerbahçe'nin en önemli avrupa sınavında, büyük 'uğraşlarla' takıma katılan Mehmet Topuz, Sarı-Lacivertli formayla ilk golüne imza attı. Güzel Türkçemin esnek yapısı sayesinde soyadı espri konusu haline gelen Mehmet için golünü attıktan sonra yapılan stad anonsunun ilginç olmasının yanında, psikolojik bir analize de ihtiyacı var.