2 Ekim 2009 Cuma
1 Ekim 2009 Perşembe
Galatasaray Neyi Yapamıyor?
Maç sonrası konuşmaları, G.Saray için ne yazalım yarınla başladı, eve dönüş yolculuğunda serviste devam etti. Tespit basitti. G.Saray uzaktan şut atmıyor bu yıl. Belki de atacak fırsatı yaratamıyor ki bu ayrı bir tespit. Geçen yıl Skibbe'nin takıma oturttuğu en önemli düşüncelerden biriydi uzaktan şut atmak. İlk yarılarda 20'ye yakın şutla kaleyi yoklardık. Gol olur ya da olmaz ama öncelikli olarak rakibin sinirini bozar kaleyi bulan şutlar. "Pozisyon veriyoruz, şut attırıyoruz daha temkinli olmalıyız" siniriyle oynayan rakip kendini zorlar ve hata yapma ihtimali yükselir. Sonuç şutlarla kaleyi bulan takımın lehine döner. Ya da beklenmedik yerden atılan şutlar kaleciyi çaresiz bırakır. Şutu beklemeyen kaleci topu ağlarından çıkarır. Beklenmedik şutla bulunan gol rakip kaleciye "Rakip çok iyiydi. İnanılmaz şutlar attılar" bilincini oturtur ve bu düşünceyle oyuna devam eden kaleci kendince her yediği gol "suçsuzdur", çünkü rakip takım hep "iyidir". Hayır değildir! Golü atan takım sadece "deniyordur". Kalli döneminde Lincoln ile başlayan ve takıma yerleşen uzaktan şut atma alışkanlığı tek golle de olsa 3 puanı getirmiş ve sonunda da lig şampiyonu olunmuştu. Serkan Çalık bile 89'da Trabzon'a uzaktan attığı gol ile "terbastı"rıyordu. Bu yıl bu özellik gitmiş. Aklıma bir kaç gol geliyor toplamda attığımız 43 gol içinde... Biri Elano'nun ki... Frikikleri saymam kusura bakmayın. Çünkü onlar zaten bilinçaltından gelen dürtüyle kaleye vurulması gereken toplar olmuşlardır. Zorunluluktur.
G.Saray bir de araya top atmıyor ya da atamıyor. Bu konuda pek çalışılmamış gibi bir izlenim var bende... "Manyak mısın, sen hangi maçı izledin, Baros'un golünü görmedin mi?" demeyin. Bahsettiğim açık alanda koşu yoluna atılan toplar değil. Bunu her takım yapıyor zaten.Hollandalı takımın başına geldiğinden bu yana Rijkaard'ın Barcelona'sı ile karşılaştırılıyor bu takım. Fakat o Barcelona'nın yaptığı ve de yapmaya da devam ettiği bir şeyi Galatasaray henüz sergileyemedi. Bu yüzden de iki maçtır erken gol bulunamayınca ya da erken gol yenince kapalı defansı açmakta zorlanıyor G.Saray. Elbette ve tabi ki yine aynı oyuncularla. "Bunlarla olmaz, Elano ne iş yapar, Musatafa Sarp kim ki, Bu takımın 'B' planı yok aaabbbiii" demenin anlamı yok sezonun ortasında. Boş tartışmalarla kafa yormayalım. Bu defansı nasıl açacak peki bu takım? 'O' Barcelona'nın yaptığı gibi ceza sahası önünde topun getirildiği yönün açtığı alana sürpriz koşu yapan adama ters ve kısa arapaslar atıp defansın dengesini bozarak. Bu dediğimi bugün bir tek Sabri'nin direğe nişanladığı topta gözlemleyebildim. Bir de Tobol maçıydı sanırım Mustafa Sarp ilk maçında Baros'un verdiği arapasta golle buluşacaktı.
Peki bu taktiği tek cümlede anlattım da biraz ayrıntı vereyim istiyorum. Aşağıda da kendimce çizerek yardımcı olmaya çalıştım. Görsel her zaman daha kolay anlatır.
Bu taktiğin 1 numaralı hareketi; sağ kanatta orta saha ve ceza sahası arasında topu alan Messi, ceza sahasının önüne kadar topu sürer. Ceza sahasının içine girmeden, ceza yayında bekleyen Xavi ya da Iniesta'ya verir. Bu verilen pas 2 numaralı harekettir. Bu süreçte, yani Messi 1 numaralı hareketi tamamlarken çizgi, çizgi oklarla koşu yolları belirtilen Dani Alves, Henry ve orta sahadan süpriz koşu yapan Yaya Toure, Seydou Keita, ya da Iniesta tetiktedir, pozisyon alır. 2 numaralı harekete geçildiğinde ise resmin en altındaki yanlarında yeşil yuvarlak olan adamlar tetiği çekip koşularını yapar. Bu iki işlem aynı anda olmak zorundadır. Çünkü ofsayta ancak o zaman düşmezsin. 2 numaralı hareket-pas gerçekleşirken yanında yeşil yuvarlak olan adamlar depar atmazsa atak tıkanır. Bu yüzden bu adamlar da oyunu iyi takip etmelidir. Top yaydaki Iniesta ya da Xavi'nin ayağına geldiğinde defansın arkasına koşu yapan bu iki adam artık yaydaki adamın insiyafine göre topla buluşur. Ben tercihimi 3 numaralı yoldan-pastan kullandım. Yani orta sahadan defansın arkasına süpriz koşu yapan adama pası verir Xavi ya da Iniesta. Peki bu sırada Eto'o ne yapar? Eto'o yuvarlak içinde 3 yazan yerin altındaki X'tir ve rakip defansı meşgul eder. Messi de Eto'nun sağında kalır ve oradaki rakibi meşgul eder. Forvetlerin meşgul ettiği rakip sayesinde önü açılan orta saha oyuncusu ofsayta düşmeden kaleciyle karşı karşıya kalmıştır. Ama hala çok seçeneğe sahiptir. Çünkü en soldaki mavi yuvarlaklı adam, yani Henry de uyumaz ve oyunu takip ederek rakibini ekarte edip ofsayta düşmeden orta sahadan gelip topla buluşan adamın şut atmaktan vazgeçip pas verebileceği opsiyon olur. Yani sağdaki yeşil X topun ya 4 yolunu takip ederek ağlarla buluşmasını sağlar ya da 5 yolunu seçer ve kendisi sayı yapar. Bu atağı, Xavi'nin topu en sağdan koşu yapan Dani Alves'e gönderdiğini düşünerek yorumlarsak tek fark Dani Alves'in pas verebileceği iki opsiyonu oluşur. Sonuç yine büyük ihtimalle goldür. (Eto'o dememin sebebi bu organizasyonları hep Eto'o'lu dönemde gözlemledim ve böyle aklımda kaldı. Yoksa biliyoruz heralde Eto'o artık Inter'de ve Ibo'lu Barça da bunu uygulamaya devam ediyor...)
Rijkaard duran toplardan gol bulmak konusunda takıma çok şey kattı. Eğer Barcelona'da uygulattığı bu taktiği de takıma yansıtabilirse işte o zaman kapalı defansları çözmekte zorlanmayız. Şu alttaki taktiği uygulatsın yeter. (Yarın faks mı çeksem, mail mi atsam Rijkaard'a bu çizimi, belki taktisyen yapar beni =))
30 Eylül 2009 Çarşamba
Uçurumun Kenarında
Önce Rangers - Sevilla maçının özetini izleyelim.
NTV Spor'da dün akşam Sevilla'nın Rangers'ı Avrupa'daki en zor deplasmanlardan biri olan Ibrox'da darmadağın ettiği sıralarda, Güntekin Onay ve Mert Aydın bu sezon Real ve Barca'yı La Liga'da kimsenin zorlayamayacağı konusunda görüş birliğine varmışlardı. Açıkçası bu fikre benim de katılmamam mümkün değil. Burada dikkat çekici olan sadece bir örnektir Sevilla'nın şampiyonluğu zorlayamayacak olmasının sebepleri. Açıkçası Avrupa'nın birçok liginde iki, üç ya da dört takımın geri kalanlarla arayı açması trendi birkaç yıldır artan hızla büyüyor. Tabiki bunun en iyi örneği Premier Lig. Manchester United, Liverpool, Arsenal ve Chelsea dörtlüsünün arasına girmek daha sezon başından imkansız bir hedef olarak görülüyor. İmkansızı deneyenler olmadı mı?
Birkaç yıldır Aston Villa ve Everton şampiyonlar Ligi yerlerini zorlayabilecek yegane takımlar olarak gösteriliyor. Ancak Mart bilemediniz Nisan'da gelen ani düşüşler hedefe ulaşmayı engelliyor. Öncesinde buna en çok yaklaşan takım Tottenham Hotspurs, ligin son dakikasında yediği golle Şampiyonlar Ligi biletini ARsenal'e kaptırmıştı.
La Liga için de aynı şey geçerli. Real Barca ekürisi dışında şampiyonluğa ulaşan son üç takım Atletico Madrid (1996) Deportivo (2000) ve Valencia (2002, 2004) bu sezon benzer bir başarının çok uzağında kalacaklar.
İtalya'da ise daha farklı bir hegamonya söz konusu. Yıllarca süren şampiyonluk hasretinin acısını çıkarırcasına Inter birkaç yıldır sezona tek şampiyonluk adayı olarak başlıyor. Oysa çatlak profesör Spaletti'nin Roma'sı ikinci bitirdiği sezonlarda hep mavi - siyahlılardan daha göz alıcı bir futbol oynamıştı.
Bu sezon Süper Lig için de benzer bir durum geçerli. "Galatasaray ve Fenerbahçe'yi kimse yakalayamaz." Oysa ne güzel son bir kaç sezonda güç dengelerinin birbirine yaklaştığı bir ligimiz vardı. Şampiyonluk barajı 70 puan civarlarına düşmüştü. Büyüklerin puan kaybetmesi normal sayılıyordu. Ancak tiraj kaygısıyla "ligimizin kalitesi düşüyor, büyükler çok kötü" fırtınaları estiren medyanın da gazıyla artık iki kutuplu bir Süper Lig var.
Yıllarca her takımın şampiyonluk için eşit şansa sahip olduğu bir lig olan Lig 1'de de Lyon saltanatıyla birlikte, tek kutuplu hale gelen güç dengeleri artık Lyon, Sordeaux, Marseille ve P.S.G arasında paylaşılacak gibi.
Saydığımız tüm bu liglerde daha adil bir paylaşım yapısı olan ve ligin kontrolünü sponsorların eline bırakmayan, hala en büyük yıldızları Alman futbolcular olan Bundesliga ise bu değerlendirmenin dışında kalıyor ilginçtir ki.Bundesliga ise ilginçtir
Bundan rahatsız olanlar kadar hoşnut olanların da olduğunu tahmin ediyorum. Sebepler tartışılır. Bence 6+5 kuralı ve finansal fair play gibi, FIFA ve UEFA'nın koyacağı sınırlamalarla çözülebilecek bir sorun bu. Çünkü açılan uçurumun saha içindeki kalite farkından kaynaklandığını düşünmüyorum. Uçurumun kenarındaki başaltı takımları, Sevilla, Aston Villa, Fiorentina ya da Eskişehirspor iyi günlerinde uçurumun diğer tarafına sahayı dar edebilecek takımlar. Ancak kadro derinliği ve hani "iki onbir çıksa şampiyonluğa oynar" denilen kadrolar yaratmak ise maddi gücün bir sonucu. O zaman, güç dengelerini korumak da ekonomik anlamda bir takım sınırlamalar getirmekle mümkün. Yoksa Sevilla şöyle top oynasa allaha emanet Real Madrid savunmasını geçemez mi allahaşkına?
NTV Spor'da dün akşam Sevilla'nın Rangers'ı Avrupa'daki en zor deplasmanlardan biri olan Ibrox'da darmadağın ettiği sıralarda, Güntekin Onay ve Mert Aydın bu sezon Real ve Barca'yı La Liga'da kimsenin zorlayamayacağı konusunda görüş birliğine varmışlardı. Açıkçası bu fikre benim de katılmamam mümkün değil. Burada dikkat çekici olan sadece bir örnektir Sevilla'nın şampiyonluğu zorlayamayacak olmasının sebepleri. Açıkçası Avrupa'nın birçok liginde iki, üç ya da dört takımın geri kalanlarla arayı açması trendi birkaç yıldır artan hızla büyüyor. Tabiki bunun en iyi örneği Premier Lig. Manchester United, Liverpool, Arsenal ve Chelsea dörtlüsünün arasına girmek daha sezon başından imkansız bir hedef olarak görülüyor. İmkansızı deneyenler olmadı mı?
Birkaç yıldır Aston Villa ve Everton şampiyonlar Ligi yerlerini zorlayabilecek yegane takımlar olarak gösteriliyor. Ancak Mart bilemediniz Nisan'da gelen ani düşüşler hedefe ulaşmayı engelliyor. Öncesinde buna en çok yaklaşan takım Tottenham Hotspurs, ligin son dakikasında yediği golle Şampiyonlar Ligi biletini ARsenal'e kaptırmıştı.
La Liga için de aynı şey geçerli. Real Barca ekürisi dışında şampiyonluğa ulaşan son üç takım Atletico Madrid (1996) Deportivo (2000) ve Valencia (2002, 2004) bu sezon benzer bir başarının çok uzağında kalacaklar.
İtalya'da ise daha farklı bir hegamonya söz konusu. Yıllarca süren şampiyonluk hasretinin acısını çıkarırcasına Inter birkaç yıldır sezona tek şampiyonluk adayı olarak başlıyor. Oysa çatlak profesör Spaletti'nin Roma'sı ikinci bitirdiği sezonlarda hep mavi - siyahlılardan daha göz alıcı bir futbol oynamıştı.
Bu sezon Süper Lig için de benzer bir durum geçerli. "Galatasaray ve Fenerbahçe'yi kimse yakalayamaz." Oysa ne güzel son bir kaç sezonda güç dengelerinin birbirine yaklaştığı bir ligimiz vardı. Şampiyonluk barajı 70 puan civarlarına düşmüştü. Büyüklerin puan kaybetmesi normal sayılıyordu. Ancak tiraj kaygısıyla "ligimizin kalitesi düşüyor, büyükler çok kötü" fırtınaları estiren medyanın da gazıyla artık iki kutuplu bir Süper Lig var.
Yıllarca her takımın şampiyonluk için eşit şansa sahip olduğu bir lig olan Lig 1'de de Lyon saltanatıyla birlikte, tek kutuplu hale gelen güç dengeleri artık Lyon, Sordeaux, Marseille ve P.S.G arasında paylaşılacak gibi.
Saydığımız tüm bu liglerde daha adil bir paylaşım yapısı olan ve ligin kontrolünü sponsorların eline bırakmayan, hala en büyük yıldızları Alman futbolcular olan Bundesliga ise bu değerlendirmenin dışında kalıyor ilginçtir ki.Bundesliga ise ilginçtir
Bundan rahatsız olanlar kadar hoşnut olanların da olduğunu tahmin ediyorum. Sebepler tartışılır. Bence 6+5 kuralı ve finansal fair play gibi, FIFA ve UEFA'nın koyacağı sınırlamalarla çözülebilecek bir sorun bu. Çünkü açılan uçurumun saha içindeki kalite farkından kaynaklandığını düşünmüyorum. Uçurumun kenarındaki başaltı takımları, Sevilla, Aston Villa, Fiorentina ya da Eskişehirspor iyi günlerinde uçurumun diğer tarafına sahayı dar edebilecek takımlar. Ancak kadro derinliği ve hani "iki onbir çıksa şampiyonluğa oynar" denilen kadrolar yaratmak ise maddi gücün bir sonucu. O zaman, güç dengelerini korumak da ekonomik anlamda bir takım sınırlamalar getirmekle mümkün. Yoksa Sevilla şöyle top oynasa allaha emanet Real Madrid savunmasını geçemez mi allahaşkına?
Labels:
bundesliga,
la liga,
premier lig,
serie a,
süper lig
25 Eylül 2009 Cuma
Amsterdam'dan Mektup

Bu blogun "en azından üçte birinin" Sampdoria'yla olan platonik bağından haberdar olmanızda yarar var. Bunun sebeplerini ilerde uzun uzun anlatırız. Gerçi aşka da tarif gerekmez ya. İşte o Sampdoria Serie A'da dörtte dört yaparak girdiği sezonda ilk mağlubiyetini Artemio Franchi'de aldı. Zaten kimsenin 1991'dekine benzer bir Scudetto mucizesi beklediği yok. Ancak geçen yıl düşman kardeş Genoa'nın son anda kaçırdığı Şampiyonlar Ligi yeri çok da imkansız değil. İsterseniz postumuza bir şarkıyla son verelim. Doria ultraları Ultras Tito Cuccharoni'den geliyor... Lettera da Amsterdam.
Takım Oyunu mu?

theoffside'da tamamen boşluk doldurmaya yönelikmiş gibi duran bir tartışma masaya yatırılmış. İngilizce'de takım isimlerinin sonuna tekil şahıs eki "is" mi yoksa çoğul şahıs eki "are" mı getirilmeli diye soruyorlar. İlk gördüğümde bende pek bir merak uyandırmadı bu tartışma. Bazen yabancı kanallardaki spikerlerin "United are two nil up" diye haykırdıklarını duymuşsunuzdur. Ancak A.B.D.'de işler değişiyor. Orada misal "Los Angeles Lakers 'diye başlayan bir cümle genelde' is a basketball franchise" diye devam eder. İlk bakışta A.B.D. ve İngiltere'de kullanılan İngilizce'deki ufak bir nüans farkı diyebiliriz. Oysa işin derinine indiğinizde her iki ülkede spor kulüplerine bakış arasındaki farkı net olarak grmeniz mümkün. İngiltere'de ve dolayısıyla Avrupa'da kulüpler oyuncuların biraraya gelmesiyle ortaya çıkan, temelde amatör oluşumlara dayanan organizasyonlar. Bu yüzden kolektif bir anlam ifade ediyorlar. Oysa A.B.D.'de herhangi bir sporda işe sponsor olacak bir yatırımcısı yoksa herhangi bir takımın yarışmacı bir ligde mücadele etmesi mümkün değil. Dolayısıyla A.B.D.'de kulüp yapısı sahiplikle örtüşüyor. Yani kolektif bir yapıdan ve yatırımdan bağımsız şekilde büyüyüp zaman içinde üstüne para yatırılacak bir tarihten söz etmek mümkün değil. İşin dile yansıması da böyle bir fark oluyor.
23 Eylül 2009 Çarşamba
Nereden Nereye
Bir Premier Lig ve Lig 2 takımı arasında oynanan sıradan Lig Kupası eşleşmesi değildi Leeds United - Liverpool maçı. Yıllardır tepetaklak giden talihini değiştirmek isteyen Leeds için yeniden "oralara" döneceğini göstermesi için bir şanstı. Olmadı, Liverpool tek golle kazandı. Leeds United bu sezon iyi gidiyor. İki yıldır play-off finalinde kaybettikleri yükselme şansını bu kez direk elde etmek istiyorlar. Dünkü oyunlarına bakarak çok da zorlanmayacaklarını söyleyebiliriz. Ancak dün de Liverpool'u eleseler daha şimdiden unutulmaz bir sezon olurdu.
2009-10 Lig Kupası 3. Tur: Leeds United - Liverpool
1965-66 FA Cup Finali: Leeds United - Liverpool
2009-10 Lig Kupası 3. Tur: Leeds United - Liverpool
1965-66 FA Cup Finali: Leeds United - Liverpool
Labels:
fa cup,
ingiltere,
leeds united,
lig kupası,
liverpool
21 Eylül 2009 Pazartesi
İnadına Topuz!
Haftaiçi en çok dikkatimi çeken konu ne Galatasaray'ın muhteşem galibiyeti, ne Fenerbahçe'nin yenilgisiydi. Rooney'e tükürülmesi, Ferguson'un tribün endişesi de anlamsız kaldı, perşembe gecesi Kadıköy'de yaşananların yanında.
Fenerbahçe'nin en önemli avrupa sınavında, büyük 'uğraşlarla' takıma katılan Mehmet Topuz, Sarı-Lacivertli formayla ilk golüne imza attı. Güzel Türkçemin esnek yapısı sayesinde soyadı espri konusu haline gelen Mehmet için golünü attıktan sonra yapılan stad anonsunun ilginç olmasının yanında, psikolojik bir analize de ihtiyacı var.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)